İşteki ilk gününde yeni yöneticimizle tanışmak için toplantı
odasındayız.
Ekipteki herkes sırayla kendisini tanıtıyor, okulları ve
geçmiş deneyimlerinden bahsediyor.
Sıra departman stajyerimize geliyor.
“Merhaba Elif Güler ben. Bu iş yerinde ve iş hayatında 3. haftam.
İstanbul Aydın Üniversitesi İnsan Kaynakları Bölümü’nde 2. sınıf öğrencisiyim. Sizler
gibi anlatabilecek bir şeylerim yok. 19 yaşındayım. Ben bu hayata yeni geldim zaten.”
Hep beraber gülüyoruz.
Sonrasında sadece bedenen artık oradayım.
19 yaşında bir kişinin olması gereken yeri düşünüyorum, bir
de Ali İsmail’i…
Yapabildiğim tek şey uyuşmuş bir şekilde, insan olmayan
bulabildiğim tek odada uzanıp müzik dinlemekti. Gelen herkes beni de görmek
isteyince odadan çıkıyor sonra koşarak kaleme geri dönüyordum.
Her kafadan bir ses,
herkesten farklı öğütler. Hemen hepsi sorumluluklarım ve artık artacak
sorumluluklarım üzerine kuruluydu. Anneme destek olmamın, en büyük çocuk
olmanın ve iki kardeşimi kollamamın finalde de yakında gireceğim ünivesite
sınavının önemi .. Boş boş bakıp elimden geldiğince artık ezberlediğim, sadece
kelimelerin yeri değişen nutuklara kafa sallıyordum. Yine böyle çaresiz bir
anımda biri tuttu kolumdan, “Gel seninle biraz kız kıza konuşalım” dedi. Kafamı
kaldırdım Özden Teyze’ydi.
Özden Teyze babamın en yakın arkadaşlarından biridir.Geriye
dönüp bakıyorum da yaş –jenerasyon
durumunu da göz önüne alırsak açık ara tanıdığım en manyak insandır.
(Bir iddaa sonucu arabasıyla 200 basarken direksiyon hakimiyetini kaybedip,
takla atan ve hurda olan bir araçtan çıkmayı başarıp, yardım istemeye giderken
–sonradan 4 kaburgası ve 2 omurunu kırmış olduğunu öğrendik ve 5 ay kımıldaman
yattı- topuklu ayakkabılarının arabada kaldığını hatırlayıp, geri dönüp,
ayakkabılarını alıp yine de kapıyı kilitleyen bir kişiden söz ediyorum.) Onun
da herkesin söylediği klasik şeyleri söyleyeceğini düşünürken sigarasını yaktı
ve bana şunları söyledi:
“Herkes sana sorumluluklarını
ve kendini bilmenin önemini anlatacak. Senin ne kadar güçlü bir kız olduğundan
girecek, daha çok çalışman, yeri geldiğinde kardeşlerine baba, annene hayat
arkadaşı olman gerektiğinden ve en önemlisi hep yanında olacaklarından bahsedip
duracak. İşin acı yanı güzel kızım, kimse senin yanında olmayacak. Bırak
hepsini, sen yeterince sorumluluk aldın. 11 aylık bu süreçte, herkesin bu
dediklerini yeterince yaptın ve görevi başarıyla tamamladın. Senin
yapabileceğin bir şey yoktu ve zamanda geri dönebilsen bile bu yine yaşanacaktı
ve sen bir şeyleri değiştiremeyecektin. Emin ol baban da böyle olsun istemedi
ama bu böyle işte. Hani bir yerin yanar ve o yara bir şekilde iyileşir ama bir
iz kalır. Her baktığında kimi zaman tebessümle kimi zaman da için acıyarak o
yaraya bakarsın. İşte bu da ruhunda iz kalacak olan bir yara, ömür boyu
taşıyacaksın. Fark; sadece sen aynaya baktığında göreceksin, belki bir gün
birisi ya da birileri ile karşılaşacaksın ruhunda benzer bir yara olan. Bir tek
onlar anlayacak ancak senin ruhuna gerçekten bakmayı başardıklarında.
Vücudundaki yarayı nasıl iyileştiriyorsan önce, bu yarayı da iyileştirmek zorundasın. O yüzden
salla herkesi. Okula, dershaneye gitmek istemiyorsan gitme bırak es geç bu
seneyi, girme ÖSS’ye. Hayatın boyunca ne yaparsan yap yine memnun edemediğin
insanlar, seni sürekli eleştiren bir topluluk olacak. Söyleyebileceğim tek şey
sorumlulukların arasına sıkışıp kendin olmayı, hayallerini unutma. Çünkü ne
olursa olsun zaman ve hayat akmaya devam edecek.”
Bu konuşmanın, ve o anda kasetçalarda arka fonda çalan
şarkının önemini anlamam biraz zaman alacaktı.
Bugün tam 12 yıl oldu. Yara izime baktığımda gördüğüm şeye
halk arasında “Kabullenme” deniyor. Ben ise ona “Scar Tissue” diyorum.